Sen daha yokken hayalini kuruyordum. Nasıl olur, kime benzer, adını ne koyarım diye. Hayatımızı her şeyiyle değiştireceğini biliyordum. Hayalinin dahi bunca heyecanlandırması beni belki de bundandı.
Büyümüştüm ve içimde büyümek için sabırsızlanan bir can vardı. Canıma can katmıştın. Her şeyimle seni en güzel şekilde büyütebilmek için unuttum kendimi. Artık aldığım nefes senin içindi, içtiğim su senin için. Ayaklarım daha sağlam basıyordu yere ama aslında uçuyordum. Her şey daha güzeldi artık, aynadaki yansımam bunların başında geliyordu. Çok yakışmıştın bana.
Bitmez, geçmez dediğim 9 ay koşarak geçti. Artık seni karşılama hazırlıkları yapıyorduk ne de olsa tanışacağımız gün yaklaşmıştı. Belki de o gün bugündü.
Bir kasım sabahı ağlayarak “merhaba” dedin bize. Sen söyleyecek başka bir şey bilmiyordun ve “açım” diyordun belki de ağlayarak. Peki ya ben, ben neden ağlıyordum oysa kahkahalarla gülmem gerekiyordu ama nutkum tutulmuştu, ne diyeceğimi bilemiyordum sana. Şimdiye kadar gördüğüm en güzel surettin karşımda, gözlerin parlıyordu ve gözlerine baktıkça mucizelere olan inancım artıyordu. Hani hep derler ya “ Hayat minik mucizelerle doludur.”
Küçük ama dev mucizem sen doğalı 4 ay oldu. Şu kısacık zamanda hayatımız oluverdin. Soluduğum nefesim, gözümün nuru bebeğim seninle bir aile olduk ve artık benim de bir anneler günüm var.
3 Kasımla hayatımızın yepyeni perdesi sahne almaya başladı. Sahnenin başrol oyuncusu bebeğim, ECRİNİM iyi ki doğdun, iyi ki varsın. Hoş geldin KIZIM hoş geldin. Hep yanımda ol hep bizimle... Seni çok seviyorum kuzum…
Annen…
17 Mart 2010 Çarşamba
Küçük Meryem
Hikayeler > Hikaye > Yaşamdan Hikayeler > Küçük Meryem
Küçük Meryem fakir ailenin kızıydı. Babası çiftçilik yapardı. Üç beş evlek tarla ile ailesini geçindirmeye çalışırdı. Gel velâkin yaptığı çiftçilik ne kendi ihtiyacını ne de ahırdaki hayvanların ihtiyacını karşılıyordu. Boş zamanlarında ormana giderek odun kesip satardı ailesinin maişetini kazanmak için.
Meryem akıllı terbiyeli ve de güzel kızdı. Daha sekiz yaşındaydı. O zamanda ateş yakmak için herkeste kibrit, çakmak ne gezer. Bir gün evlerinde ateş sönmüştü. Yeniden ateş yakmak için komşudan kor/köz getirmek gerekiyordu. Hani derler ya. “komşu komşunun külüne muhtaçtır” tam bu misal.
Komşuları Muhsin dede de erenlerden bir zattı. Köyün ilim irfan sahibi bir ulusuydu. Herkes meramını ona anlatır ondan bir yardım isterdi. Ondan ders alan talebeleri de vardı.
Meryemgilin ocağındaki ateş sönmüştü. Annesi Meryem’e “koş kızım Muhsin dedenden ateş alda gel şu odunları tutuşturayım da akşama yemek yapayım” der.
Meryem ne külküreği nede o ateşi (kor veya köz) üzerine koyarak getirecek bir şey almadan Muhsin dedenin kapısını çalar.
-Muhsin dede bana bir köz verirmisin ateş yakacağız.
Muhsin Dede
-Kızım var git, ocaktan ateşi, közü al ama o kızgın koru eve nasıl, neyle götüreceksin?
Meryem hiç düşünmeden iki elini birleştirerek avucunu açtı ve Muhsin Dedeye:
-Dede şuradan biraz kül koyarmısın avucuma.
Dede ocaktaki kül küreği ile biraz kül alıp Meryem’in küçücük avucuna koyar. Ama o ilim irfan sahibi Muhsin dede hala Meryemin ateşi nasıl götüreceğini kestirememiştir.
Meryem :
-Dede oradan bir tanede köz alarak külün üstüne koyarmısın.
Dede denileni yapar ama gözleri koca koca olmuştur. Hayretler içerisinde kendi kendine derki “Ey Âdemoğlu akıllı olduğunu sanıyorsun, hâlbuki küçücük çocuktan bile alacağın dersler var kendini âlim zannedip de havalara girme, bulutlarda gezme, ayağın yere bassın Ey Muhsin Efendi!”
Meryem:
-Muhsin dede teşekkür ederim.
Hikayeler > Hikaye > Yaşamdan Hikayeler > Küçük Meryem
Küçük Meryem fakir ailenin kızıydı. Babası çiftçilik yapardı. Üç beş evlek tarla ile ailesini geçindirmeye çalışırdı. Gel velâkin yaptığı çiftçilik ne kendi ihtiyacını ne de ahırdaki hayvanların ihtiyacını karşılıyordu. Boş zamanlarında ormana giderek odun kesip satardı ailesinin maişetini kazanmak için.
Meryem akıllı terbiyeli ve de güzel kızdı. Daha sekiz yaşındaydı. O zamanda ateş yakmak için herkeste kibrit, çakmak ne gezer. Bir gün evlerinde ateş sönmüştü. Yeniden ateş yakmak için komşudan kor/köz getirmek gerekiyordu. Hani derler ya. “komşu komşunun külüne muhtaçtır” tam bu misal.
Komşuları Muhsin dede de erenlerden bir zattı. Köyün ilim irfan sahibi bir ulusuydu. Herkes meramını ona anlatır ondan bir yardım isterdi. Ondan ders alan talebeleri de vardı.
Meryemgilin ocağındaki ateş sönmüştü. Annesi Meryem’e “koş kızım Muhsin dedenden ateş alda gel şu odunları tutuşturayım da akşama yemek yapayım” der.
Meryem ne külküreği nede o ateşi (kor veya köz) üzerine koyarak getirecek bir şey almadan Muhsin dedenin kapısını çalar.
-Muhsin dede bana bir köz verirmisin ateş yakacağız.
Muhsin Dede
-Kızım var git, ocaktan ateşi, közü al ama o kızgın koru eve nasıl, neyle götüreceksin?
Meryem hiç düşünmeden iki elini birleştirerek avucunu açtı ve Muhsin Dedeye:
-Dede şuradan biraz kül koyarmısın avucuma.
Dede ocaktaki kül küreği ile biraz kül alıp Meryem’in küçücük avucuna koyar. Ama o ilim irfan sahibi Muhsin dede hala Meryemin ateşi nasıl götüreceğini kestirememiştir.
Meryem :
-Dede oradan bir tanede köz alarak külün üstüne koyarmısın.
Dede denileni yapar ama gözleri koca koca olmuştur. Hayretler içerisinde kendi kendine derki “Ey Âdemoğlu akıllı olduğunu sanıyorsun, hâlbuki küçücük çocuktan bile alacağın dersler var kendini âlim zannedip de havalara girme, bulutlarda gezme, ayağın yere bassın Ey Muhsin Efendi!”
Meryem:
-Muhsin dede teşekkür ederim.
15 Mart 2010 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)